Peygamber emaneti: Tebliğ

Sayı: 188 | 12 Nisan 2012

Taif’te taş yağmuruna tutuldu, alaya alındı. Mübarek ayakları kanlar içinde kaldı. Gayri ihtiyari gözlerinden yaşlar döküldü. O şanlı Nebî, Taifli zalimler güruhuna karşı beddua dahi etmedi, dua dua yalvardı Rabb’ine. Çaldığı kapılar yüzüne kapatılsa da O’nun (sallallahu aleyhi vesellem) tebliğ sancısı uykularını kaçırdı.

Bu uğurda horlandı, başına taş, toprak hatta işkembe atıldı. Mekke döneminin ilk yıllarında panayır panayır, sokak sokak gezip nerede bir pazar kurulsa orada bulunanları muhakkak hak dine davet etti. Ama güneşin kavurucu sıcağı tenini incitmesin diye bulutlar mübarek bedenini peşi sıra takip edip, melekler bile güzeller güzeli yüzüne bakmaya kıyamazken; Mekke müşrikleri O’nu (sallallahu aleyhi ve sellem) incitiyor, yüzüne karşı ağır hakaretler savuruyordu. Bunlara rağmen Allah Resûlü adeta her hücresiyle, “Acaba birkaç kelime de olsa insanlara bir şey anlatabilir miyim?” kaygısı taşıyordu. Yine de çektiği bunca çileye rağmen bir “of” bile demedi. Çünkü Gönüllerin Sultanı insanlığın derdiyle dertliydi.

Her peygamberin varlık gayesidir ‘Emr-i bi’l mâruf nehy-i ani’l münker’ (iyiliği emretmek veya yaymak, kötülükten nehyetmek). Her peygamber, hem yaratılışının hem de kutsal vazifesi gereği olarak tebliğde bulunur. Nitekim peygamber’in varlık gayesi, İslâm hakikatini anlatma olmasaydı gönderilişleri de manasız ve abes olurdu. Biz de bu gaye uğruna hayatı boyunca gözlerine doğru dürüst uyku girmeyen bir Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetiyiz. Peki tebliğ ve onun en güzel taşıyıcısı bizim hayatımızın neresinde? Sahabedeki irşat aşkı, iştiyaki ve istikrarının kaçta kaçını gösterebiliyoruz? Evet, şüphesiz ne Peygamberimiz ne de O’nun kutlu dostları gibi olamayız. Ama yine de bu çağın insanının da tebliğ hususunda yapacak bir şeyi yok mu? İşte maksadımız bu sorulara cevap bulup o yüce gönüllü insanların ışığında kendimize bir yol haritası çizmeye çalışmak.

Allah’ın yüceler yücesi adının temiz vicdanlara duyurulması şeklinde özetleyebileceğimiz tebliğ vazifesi, iyi şeyleri emretme, onlara taraftar olma, yasak ve kötü sayılan şeylere karşı da tavır belirleyip bunları engelleme gayreti demek. Bu görev tüm Müslümanlara dinin aslı ve imanın gereği olması sebebiyle de, birçok ayet-i kerimede açıkça emrediliyor. “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmran, 3/104) ayeti, inanan insanlara büyük bir sorumluluk yüklüyor aslında. Gönüllerin Sultanı da, “Sizden kim bir kötülük görürse eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle değiştirsin. Bu imanın en zayıf mertebesidir.” buyurarak bu vazifenin her mümini kapsadığını teyit ediyor. Zaten gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin, insanlığa hayatın gayesini ve ölümün hakikatini anlatmasının hikmeti de bu. Böylece insanlık anlıyor ki, dünyaya gelişi bir amaca bağlı, buradan gidişi de bir hikmete mebnî. Kaldı ki inananlar için inandığı hakikatleri, usulüne uygun bir şekilde, başkasıyla paylaşmaktan daha şerefli ve ulvî bir faaliyet olamaz herhalde.

BAHANELERİN ARKASINA SIĞINMAYIN

Peygamberlerden bize miras olan bu görevi yerine getirmek, her müminin en büyük sorumluluğuyken birçoğumuz önümüze çıkan suflî manileri bahane göstererek vazifeden kaçabiliyoruz. En basiti, “Kendime ve aileme zaten zor vakit ayırıyorum.

Başkalarına ayıracak hiç zamanım yok.” diyerek insanlara ulaşmayı ihmal ediyor. Ya da “Önce ben yaşamalıyım, öğrenip hakkıyla yerine getirmeliyim ki başkalarına da anlatayım.” tarzındaki ifadelerin arkasına sığınıyoruz. Oysa İslâm’ın nişan ve emarelerinden olan irşad-tebliğ, bir kişi veya zümreye bırakılacak basit ve ehemmiyetsiz bir iş değil. “Nasıl olsa birileri bu işi yapar!” düşüncesi ise şeytanın aldatmasından ibaret. Çünkü tebliğ, konum ve seviyesi ne olursa olsun, kendi çapına göre herkesi yakından ilgilendiriyor.

Nebilerin, mesaj getirmesi ve bunları başkalarına ulaştırması, elbette diğer insanlardan farklı. Fakat onlar bize tebliğ yapmanın ne demek olduğunu ve nasıl yapılması gerektiğini en mükemmel şekilde öğretti. Son peygamber olarak Hz. Muhammed Mustafa, Cenâb-ı Hakk’ın rahmâniyet ve rahîmiyetinin temsilcisi seçildi. O (sallallahu aleyhi ve sellem), gelmeseydi insanlık cehalet, küfür ve delaletin vahşi çöllerinde, hep kimsesiz ve şaşkınlık içinde kalacaktı. Zira O, Allah’tan gelen mesajları insanların gönlüne salıp onlarda aksiyon ruhu neşretti. Kur’an-ı Kerim, bu hususu anlatırken, Allah Resûlü’ne şöyle seslenir: “De ki: Bu benim yolumdur. Ben ve bana tâbi olanlar, insanları basiretle Allah’a davet ederiz.” (Yusuf Sûresi, 108)

Nebi, tebliğ karşılığında hiçbir şey beklemez. Zaten bütün peygamberler, “Benim ücretim ancak ve ancak Allah’a aittir.” (Hud Sûresi, 11-29) diyerek bizlere yol gösterir. Neticesi ve hüsnükabulü yine Allah’a bırakılır. Bizim için yapılan iyilikler sonrasında karşılık beklememek ve neticeyi Yaradan’a bırakma anlayışı hayatımızda yer etmesi gereken önemli düsturlardan şüphesiz. Çünkü içimize tebliğ şevkini salacak, elimizden geleni yapsak da bizi bununla muvaffak kılacak yine Cenâb-ı Hak’tan başkası değil. Bu vazifeyi ifa etmenin tek gayesi ise O’nun rızasını kazanmak.

HİÇ KİMSE TEBLİĞ VAZİFESİNDEN MUAF DEĞİL

İslâm’ın güzelliklerini temsil etme ve bunları başka sinelere götürme geçmişte olduğu gibi bugünün Müslümanlarının da omuzlarına yüklenen en büyük emanetlerden. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, irşad ve tebliğ vazifesinin ‘farzlar üstü farz’ olduğunu zikrediyor. Dinimizin yaşanması ‘farz-ı ayn’ (Mükellef olan her Müslüman’ın bizzat kendisinin yapması gereken farz) hükmünde, anlatılması ise ‘farz-ı kifaye’ (Bazı mükelleflerin yapmasıyla diğerlerinin yapması gerekmeyen farz). Ancak Üstad, asrın değiştiğini, şartların farklılaştığını ifade ederek muhataba göre şekillenecek anlatma tarzının önemine dikkat çekiyor. Bediüzzaman, bu vazifeden hiç kimsenin muaf olmadığını zikrederek, önemli bir noktaya parmak basıyor. Zira bir Müslüman’ın kendisini bu konuda sorumlu hissetmeyip Peygamber emaneti olan bu yüce vazifeye sahip çıkmaması dinimizce saygısızlık olarak addediliyor. Eğer İslâm, yeniden insanlığa aslî güzellikleriyle anlatılacaksa, şuurlu her Müslüman’ın bu yükü taşıması gerekiyor.

Fethullah Gülen Hocaefendi, tebliğ sırasında ikna etme düşüncesiyle değil, samimi ve yardımcı olma niyetiyle hareket edilmesi kanaatinde. Hocaefendi, bu vazifeyi şöyle izah ediyor: “Efendimiz ile başlayan İslâm davası, çeşitli kimselerin elinde hakkıyla korundu ve günümüze kadar bütün canlılığıyla intikal etti. Eğer günümüzde de aynı ruh, aynı azim ve inançla; aynı şuur, aynı hasbilik ve diğergamlıkla bu işe sahip çıkmazsak, günümüze kadar elden ele emanet olarak intikal eden bu davanın -Allah muhafaza buyursun!- enkaz haline gelmesi mukadderdir. Tabii buna sebebiyet veren de bizler olmuş olacağız.”

TUZAKLARA DİKKAT!

Yük ağır, mesele de bu kadar ehemmiyetli olunca şeytan ve nefsimiz, dört koldan yaklaşıp bizi ‘Emr-i bi’l mâruf nehy-i ani’l münker’den alıkoymak için her yolu deniyor. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdulhakim Yüce, şeytan ve nefsin ağına düşmemek için sürekli teyakkuzda ve dinamik olmamızı öneriyor. Bunun için de şeytanın “Tebliğ ve irşad için kürsülerde konuşma yapacak, kitap ve makale yazacak kadar âlim olmak gerekir.” tarzındaki çeldirici vehimlerini dikkate almamak gerekiyor. Çünkü Yüce’ye göre bir fabrikanın dönen çarkları gibi, tebliğ de birçok şahsı, işi ve unsuru içeren kapsamlı bir faaliyet. Kürsü ve ekranlarda konuşmak, araştırmalar yaparak kitap ve makaleler yazmak önemli çarklardan biri olabilir, ancak tek başına yeterli değil. Seviyeli bir temsil, en büyük tebliğ olduğu gibi ızdırap dolu bir kalbin yakarışı da fabrikanın önemli bir çarkı aslında. İhtiyaç sahibi bir öğrencinin eğitimine destek verme veya bu iş için ulusal-uluslararası bir müessese kurmak için gayret gösterme de kürsüde konuşmaktan daha az öneme sahip değil.

Şeytanın bir diğer aldatma yolu ise kişiyi metotsuz ve plansız hareket etmeye sevk etmesi. Bu durum, insanı ümitsizliğe sürükleyebiliyor. Dolayısıyla irşad takviminde zaman ve zemine uygun bir yöntem uygulamak önem arz ediyor. Bu noktada tebliği hayatının ruhu mesabesinde yaşamış ve uygulamış Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetini de rehber edinmemiz lazım. İlim, fedakârlık, diğergamlık, teenni, sabır, neticeyi Allah’a bırakma gibi hususlar bu konuda uyulması gereken temel esaslardan. Kişinin kendine düşeni yapması, muhatabını tanıması ve ona göre davranması oldukça mühim. Modern iletişim araçlarını kullanma, evrensel insanlık kurallarını gözetme ve işletme, tedbir-istişare prensiplerine uyma, himmeti yüksek tutma, ümitsizliğe düşmeme gibi prensipler de tebliğin olmazsa olmazlarından.

İslâm adına tebliğ ve irşadda bulunacak kişi veya zümrelerin, fıkıh, kelam, tasavvuf gibi disiplinlerin metodunu bilmesi de elzem. Prof. Dr. Abdulhakim Yüce, bu düsturlar gözetilmeden adım atılan faaliyetlerin suiistimale açık, semeresiz ve yanlış olacağına dikkat çekiyor. Hatta bu konuda başta Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve ashabı olmak üzere, geçmiş ulemanın içtihat, metot ve yorumları hesaba katılmadan, salt akıl ve heyecana dayalı ferdî davranışların faydadan çok zarar getireceği uyarısında bulunuyor: “Kur’an-ı Kerim, Efendimiz ve Ashab-ı Kiram, bir arada iyi kavranmalı. Meselelere nasıl yaklaştıkları, çözüm ve önerileri dikkate alınmalı. Kur’an anlaşılmadan Efendimiz, o anlaşılmadan ashabı, ashabı benimsenmeden İslâmiyet yeterince anlaşılamaz. Zira ashabın her biri bizi Efendimiz’e götürüp O’nu anlamamıza yardım eder. Öyle ise irşad ve tebliğ ehli, bu üç unsuru rehber edinmeli.”

Sosyal hayatta kötülüğe, suça ve yasakların ihlaline müdahale etmek, yetki gerektiriyor. İşyerinde düzeni sağlamak yöneticileri, ailede huzuru tesis etmek anne-babaları ilgilendiriyor. Yani, herkes yetkisi ve gücü nispetinde kötülüklere karşı tavır alıp bunları engellemeye çalışıyor. Fatih Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Yrd. Doç. Dr. Hasan Yenibaş, doğru araçlarla insanlara yüce değerleri duyurabilmenin önemine değiniyor. Yenibaş’a göre herkes kendi konumuna göre tebliğ vazifesini ifa eder. Yani televizyoncu yayınlarıyla, gazeteci haberleriyle, cami hocası vaazıyla, öğretmen anlattığı derslerle iyiliği emredip kötülüğe mani olabilir. Bunlardan hiçbirini yapmayanlarsa dualarıyla sorumluluğunu yerine getirir.

Tabi tebliğ yaparken kullanılan dil ve üslubun önemi de göz ardı edilemez. Kur’an-ı Kerim Efendimiz’e, “Onlarla en güzel şekilde mücadele et.” buyurarak, hikmetle ve güzel öğütle mücadele edip yumuşak bir dil-üslup kullanmayı emrediyor. Mesela Hz. Musa ve Hz. Harun’a, Firavuna giderken indirilen “Ona karşı yumuşak söz söyleyin -üslup kullanın-” ilahi emri ne kadar manidar öyle değil mi? Şunu bilmeliyiz ki, ne biz Hz. Musa kadar faziletliyiz ne de muhataplarımız, Firavun kadar kötü. Ama kullanılacak yöntem insan olmamız hasebiyle, herkes için ortak.

Yenibaş da bu hususta hal dilimiz inandırıcı olmazsa kâl dilinin karşımızdakini kandırmaktan öteye geçemeyeceğini nazara veriyor. Zira en etkili dil, bir mesajı temsille ortaya koyabilmekte saklı. Tenkit etme yerine, çevremize her şeyden önce söz ve davranışlarımızla örnek olma, insanları iyilik ve fazilete yönlendirme hususunda daha etkili.

Kişinin kendi yaşadıklarını anlatması, en ideal ve müessir tebliğ yolu şüphesiz. Burada âlim ve mürşitlerin hayatını örnek alabiliriz. Çünkü onlar, evvela kendi nefislerine sesleniyor. Nefsî irşad ve ıslah etme gayesi güdüyorlar. “Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah’ın en çok nefret ettiği şeylerdendir.” (Saf Sûresi) ayet-i kerimesi de şüphesiz bu noktada bize en doğru yolu gösteriyor. t.mezararkali@zaman.com.tr

KAYNAK: Sonsuz Nur, İrşad Ekseni, Fethullah Gülen