Bas suyu alevlere tulumbacı!

HASAN KARALI
Sayı: 184 | 22 Eylül 2011

Onları hep ateşin ortasında birilerini kurtarırken izleriz. Herkes kaçarken onlar üzerine üzerine gider alevlerin. “Kim bilir bu söndürdükleri kaçıncı yangın?” diye düşünürüz. Kişiler değişse de roller hep aynı, bir zamanlar tulumbacılar vardı şimdi itfaiyeciler.

Odanın içinde bir yanık kokusu duyduk. Yavaşça gözlerimizi açtığımızda her tarafı bürüyen dumanı gördük. Çaresizlik içerisinde ne yapacağımızı düşünürken, aklımıza çocuklarımız geldi. Onları da alıp nefes alabileceğimiz bir pencere kenarına geçtik. Tam bayılmak üzereyken itfaiyenin siren sesi imdadımıza yetişti. Yanaşan merdivendeki itfaiye erine önce çocuklarımızı, sonra kendimizi teslim ettik.” Bu tablo, mutlu sonla bitebilen az sayıdaki bir yangının tasvirine ait. Ateş, keşfiyle birlikte çağ açıp kapatsa ve insanlığımıza pek çok olumlu katkı yapsa da ne yazık ki yangın söz konusu olduğunda daha ziyade kötü yanıyla gündeme gelip hayatımızı etkiliyor. Zira ateşle tedbirsizlik biraraya gelince yangın gibi bir netice ne yazık ki oluşabiliyor. Tarihi de insanlık kadar eski olan yangını söndürmek de ademoğluna kalıyor. İnsanın bu afet ile tarih boyunca mücadelesinde önemli bir paya sahip olan itfaiyecilik kurumunun bu hafta bayramını kutlarken, biz de nam-ı diğer tulumbacılığın tarihine bir göz atalım istedik.

1509 yılında İstanbul’da ‘Küçük kıyamet’ de denilen büyük deprem meydana gelince evler ahşaptan işa edilmeye başlanır. Fakat sokakların daracık olması caddelerde sağlı sollu sıralanan yapıları yeni bir tehditle karşı karşıya getirir: Yangın. Beklenen olur ve tez vakitte İstanbul birçok yangın felaketine ev sahipliği yapar. Genellikle Cibali tarafında başlayıp, Unkapanı, Fatih, Aksaray yönünde devam eder alevler. Büyük yangınlara sahne olan İstanbul’da bazı dinî ve resmî binalar haricinde özellikle Bizanslılar zamanında baştan başa ahşap olduğu tarihî kayıtlarda yer alır. Bu sebeple ilk ve orta çağ şehirleri gibi İstanbul’da da yangın hiç eksik olmaz. Şehrin, fetihten sonra ehemmiyeti büsbütün arttığı için gün geçtikçe nüfus çoğalır ve mahalleler yavaş yavaş büyür. Ama sokak ve meydanlar gelişigüzel yapılan binalar dolayısıyla küçüldüğünden yangın tehlikesi çoğalır. Bu yüzden Osmanlı padişahlarından III. Murat tarafından 1572 yılında bir ferman yazdırılır. Padişah, ahalinin evlerinin çatısında, ulaşabilecekleri uzunlukta bir merdiven ve içi su dolu bir fıçı bulundurmasını ister. Ama sadece halkın dikkatli olması ve mücadele etmesi yangınları durdurmaya yetmez. Gel zaman git zaman David isimli Fransız vatandaşın ilk defa tulumba imal etmesiyle yangınlara karşı mücadelede yeni bir sayfa açılır. Halk arasında ‘Gerçek Davud’ olarak bilinen bu kişi, İslâmiyet’i kabul edip 1712 yılında İstanbul’a gelerek Galata’da ikamet etmeye başlar. Daha sonra Kaptan İbrahim Paşa ile Venedik seferine katılır. İstanbul’a döndüğünde Fransa’da iken düşündüğü tulumbanın yapımını gerçekleştirir. Bu tulumba ilk kez 1714 yılında Tüfenkhane ve Tophane’de çıkan yangınlarda kullanılır. Gerçek Davud bu aleti şöyle tanımlar: “Tulumba, adi bir emme basma makinesinden ibarettir. Bu alet üstü açık bir sandık derunune yerleştirilmiş, bu sandığa dört sırık takılmış, yerle temasını men etmek için de dört köşesine ‘Tırnak’ denilen kabartmalar konulmuştur. Bunlara deveboynunu andıran bir hortum ilave edilmiştir.”

YAMAN GELİP YAMAN GİDEN TULUMBACILAR

Tarihî kaynaklarda aynı zamanda ‘ilk tulumbacı’ olarak da yer eden Davud, söndürmeye gittiği bir yangında Sadrazam İbrahim Paşa tarafından fark edilir. Ateşi söndürmedeki hizmetini gören Paşa, onu ‘Tulumbacı Ağası’ olarak tayin eder ve ardından yeniçeri ocağına bağlı bir tulumbacı teşkilatının kurulmasını emreder. Böylelikle “Yaman geliriz, yaman gideriz.” naraları ve cesaretleri ile bir dönem ahşap evlerin saltanat sürdüğü İstanbul’u yangınlardan koruyan tulumbacılar tarihteki sahnede yerlerini alır. Bugünkü itfaiyeciliğin temel taşını oluşturan bu kurumun çalışanları eleme sonucu seçilir. İstanbul’daki yangınlara karşı görevli olan bu yeni asker ocağının efradı hepsi tavuna (yetişkin, gücü kuvveti yerinde olan) gençler olan acemi oğlanlar arasından seçilir. Her yeniçeri kolluğuna bir yangın tulumbası konur ve 10-12 nefer de tulumbacı olarak yerleştirilir. Bu sistemin, kayıtlara göre 1714 yılından 1825 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kadar 110 yıl devam ettiği yer alır.

Tanzimat inkılâbında devlet teşkilatı batılılaşırken 1868’de belediye, belediye reisliği ve belediye daireleri kurulur. İstanbul’da yangın söndürme işi yalnız askere bırakılmayarak belediyenin görevleri arasına dâhil edilir. Tulumbacı takımları tesis edilir, takımın üyeleri semtin hamal, ırgat, arabacı gibi, vücut yapıları bu meşakkatli işe dayanıklı gençlerinden toplanır. Belediye tulumbacıları sayesinde askerî özelliğini yitirmesi ile İstanbul halkı da semt semt, mahalle mahalle uçarı delikanlılarından, pır pırı gençlerinden ekipler kurarlar ve mahalle tulumbacıları adını verirler. İtfaiyeciliğin günümüze uzanan son halkasını Cumhuriyet dönemi oluşturur. Seçini Paşa tarafından kurulan askerî itfaiye teşkilatı, 25 Eylül 1923 tarihinde belediyeye devredilip mahalli idarelere bağlı bugünkü itfaiye teşkilatına dönüştürülür. Bu dönemde geçmiş tutlumbacıları yâd etmek adına 1928-1938 yılları arasında İtfaiye Müzesi açılır.

ATEŞLE YOĞRULAN MESLEK: İTFAİYECİLİK

İtfaiye, Türkçeye söndürmek anlamına gelen Arapça kökenli itfa etmek (söndürmek) sözcüğünden girer. İsmine münhasır köklü bir geçmişe sahip olan kurum, önceki zamanlara göre daha az yangınla mücadele etse de hâlâ benzer sıkıntıları yaşıyor. Örneğin; sokakların darlığı, sürekli tehlike ile iç içe olma bunlardan bazıları. Her ne kadar itfaiyecilerin can güvenliğinin korunması için yeni projeler geliştirilse de bu işin yadsınamaz gerçeği. Üçyüz doksan yıl önce sokakların darlığından muzdarip olan bu mesleğin günümüzde de aynı sıkıntıları yaşaması düşündürücü. İtfaiyecilikte uzmanlaşmak için uzun bir eğitim ve alıştırma sürecinden geçiliyor. Zira kişinin hem kendi hem de diğer insanların hayatını riske atmasının söz konusu olduğu bu meslek, icrası sırasında oldukça dikkat istiyor. Bu yüzden itfaiyeciler meslek yaşamları boyunca sürekli olarak eğitim ve tatbikat yapmak durumunda. Hatta bazı ülkelerde bu tatbikatları ayrı bir kurum düzenleyip denetliyor.

Türkiye son zamanlarda bu alanda en düzenli ve teknolojiyi iyi kullanan ülkelerin başında geliyor. Dünyanın en modern itfaiyelerine sahip olan ülkemiz, alınan yeni araçlar ve eğitimlerin yeniden düzenlenmesi ile birçok ülkeye örnek olabilecek profile sahip. Ülkemizde itfaiye örgütü çalışanlarına eğitim, İçişleri Bakanlığı Sivil Savunma Genel Müdürlüğü tarafından veriliyor. Bu süreçte üç temel amaca göre hareket ediliyor: Hayat ve malı kurtarmak, çevreyi korumak. Bunun sağlanabilmesi adına her sene itfaiyenin olay yerine daha rahat varabilmesi için caddelerin genişletilmesi, yerleşimin düzenlenmesi, sokaklara su hatlarının döşenmesi gibi projeler gerçekleştiriliyor. İtfaiye görevlileri bizler için görev başında olsa da Allah bu tür afetlerden uzak eylesin. hasan.karali@zaman.com.tr