Algıda seçicilik

Sayı: 186 | 22 Eylül 2011

Gençliğimizde zihnimiz her şeyi almaya müsaittir. İlk okuduğumuz kitap, dinlediğimiz müzik belki de hayat şeklimizi belirler. Bizim gibi olmayanları dışlarız. Kendi kültürümüzü oluşturarak, bir kültür ırkçısı olma yolunda ilerlemeye başlarız. Peki tek hatalı biz miyiz?

Oğlum, okuma o kitabı. Âlim mi olacaksın?” tam da kitabın en hülyalı kısmındayken dikkatimizi bozan bu serzeniş, ilk başta çok yersiz gelir. Bir genç olarak içerisinde olumlu veya olumsuz birçok düşünceyi barındıran bu yayını okumayı belki de sadece eğlence olarak görürüz. Aslında onu alma zahmetine bile girmemiş, bir arkadaşımızdan ödünç edinmişizdir. Fakat ne gariptir ki her sayfasında daha derinden etkilenmeye başlarız. Aniden çok önemsemediğimiz anne tembihi gelir aklımıza. Bu noktada kitabı bir kenara koyup ‘kültürel ırkçılık’ ile karşı karşıya olup olmadığımızı kontrol etme ihtiyacı duyarız.

Bazılarımızın “O da ne?” dediğini duyar gibiyiz. Günümüzde dil, din, renk, milliyet ayrımının yerini kültürel ırkçılığın almaya başladığını söylemek mümkün. Bu terimi kendisi gibi yaşamayan, giyinmeyen, yemeyen içmeyen, dinlemeyen kısacası kendi hayat tarzından farklı bütün insanları hor görme olarak tanımlamak mümkün. Kitap, müzik, medya, spor, moda ve daha nice mecrayı kullanarak bir salgın haline gelmeye başlayan kültürel ırkçılıkta kan ve soy önemli değil. Mühim olan, yetiştiği yani temsil ettiği kültür ve bunu kabul ettirmek için verdiği mücadele.

Temelinde “Benim kültürüm senin kültürünü döver” gibi komik bir anlayış yatan ırkçılığın toplumlarda bu denli yer etmesinde birçok sebep var aslında. İletişim imkânlarının artması ve dünya ülkelerindeki her gelişmeyi takip edebilmek bunların en başında geliyor. Önceden ırkçılığa meyilli olanlar, fikirdaşlarıyla oturup kalkar, benimsediği ideolojiye uygun toplantı, seminer ve konferanslara katılır, ideolojisini yaymak için büyük gayret sarf ederdi. Şimdi ise tabir-i caizse toplumları kendine benzetme virüsünün daha sinsi bir yol izlediğini söyleyebiliriz. Fark edilmemesi de tehlikesini artırıyor. Bir tıkla dünyadaki birçok alana ulaşabilen çocuk ve gençlerin, risk haritasında üst sıralarda yer aldığını söylememiz yanlış olmaz. Yaygın kullanımıyla ‘kültür bağnazlığı’ olarak lügatimize giren bu durumu daha iyi anlayabilmek adına sevdiği müzik grubunun üyeleri gibi giyinen, onlar gibi davranan, beğendiği yazar neyi seviyorsa onu seven ve uluslararası alanda İngiliz kültürünü Hint kültüründen üstün gören kişilere bakmamız yeterli. Fakat burada dikkat edilmesi gereken husus, insanı bir diğerinden açıkça üstün görmekten ziyade bu anlayışın kültürel öğelerle dolaylı olarak yerleştirilmesi.

İnsanın en naif ve savunmasız yanı olan ‘zihin dünyası’ndan başlıyor kendine yer bulma, başka bir kültürü yozlaştırma isteği. Öncelikle kişisel olarak ele geçiriliyor insanlar. Kültürel ırkçılık, tek bir kişinin hobilerini, geleneklerini, hayat tarzını değiştirerek başlıyor ağını örmeye. Mesela, dünyayı kasıp kavuran bir kitap var. Televizyonda, internette reklamlarını görünce merakımız giderek artıyor. İçeriğiyle ilgili çok fazla bilgi edinemeyişimiz, onu almayı şart kılıyor. Okumaya başladığımızda kültürel değişimden, toplumsal baskıya birçok olumlu düşüncenin yanı sıra olumsuz fikrin de var olduğunu görüyoruz. Bu noktada yazarın bunu hangi amaçla yaptığını kestirmemiz mümkün değil. Bir eseri ele aldığımızda temelinde kendi kültürünü benimsetme mantığı olabileceği şüphesiyle savunma mekanizmamızı devreye sokmak filtrelemeyi sağlıyor: “Olumluları al, olumsuzları bırak.” Bunu başaramadığımızda karşımıza çıkan en büyük tehlike okuduğumuzdan haddinden fazla etkilenip onu ruhumuzun bir parçası kabul etmek oluyor. Hayatımızı bu düşünceler üzerine kurmak, bunlar hiç de uzak olmayan ihtimaller. Bugün adını bile duymadığımız televizyon veya internette boy boy fotoğraflarına rastladığımız ünlülere garip bir hayranlık duyma isteğinin temelinde biraz da bu yatıyor. Çünkü eğer zihnimiz gereken bilinci ve savunmayı sağlayamamışsa, ruhumuzun bu özentiyi duyması muhtemel.

ALGIDA SEÇİCİLİK KİLİT ROL OYNUYOR

Müzik endüstrisi kültürel ırkçılığın koz olarak kullanıldığı alanlardan bir diğeri. Dünyadaki milyarlarca insanın dinlediği, paylaştığı bir değer. Her kültürün kendine has ezgileri olduğu gibi bizim de var. Hem dünya müziklerini dinlemek hem de kendi müziğimizi uluslararası arenada popüler hale getirmeyi istemek çok doğal. Ancak müziğimizi herkese zorla dinletmemiz ve bizim gibi davranmalarını istemek ne kadar doğru değilse diğer kültürlerin de böyle bir hakkı olmadığı aşikâr. Yani “Türkçe müzik güzeldir.” demek normalken, “Bütün şarkıların kökeni Türkçeden geliyor.” demek bariz bir yanlışa kapı aralıyor.

Buna karşın artık birçok şarkıcının parçalarında ideolojisini, kendi kültürünü veya yaşayışını benimsetme adına hareketler ortaya koyduğunu görüyoruz. Kimi bunu alenen yapıyorken kimi de şarkının sözleriyle ideolojisini zihinlere yerleştirme çabasında. Fatih Mayan, arkadaşının bilet alması üzerine bir rock konserine gider. Konserdeki ortam daha önce bulunduklarına benzemediği için şaşırır. Arkadaşları ve hatta sanatçı, konser boyunca alkol ve sigara tüketir. Fatih, daha önce ağzına sigara koymamasına rağmen orada sigaraya başlar. Bu, kendi içimizdeki kültür ırkçılığına dair basit bir örnek. Çoğumuz Fatih’in iradesinin zayıf olduğu konusunda hemfikir olabiliriz. Evet, belki onun algıda seçicilik yapıp sadece müziğini dinleyip dönmesi gerektiğini de düşünüyoruz. Ancak şunu da gözden kaçırmamamız gerekiyor ki bu salgın, sadece farklı milletler arasında değil, kendi içimizde dahi tabakalaşma oluşturabiliyor. Şimdi de kültürün ortak mutabakat alanı olduğuna işaret eden Ege Üniversitesi Sosyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ercan Tatlıdil’e kulak verelim: “Her toplum kendi kültürüyle vardır. Kendi değerlerini baskın kılma çabası bağnazlığa sebebiyet veriyor.”

Biraz da futbola bakmakta fayda var. Stadyumlarda ırkçı iletilerin yazılı olduğu atkı, şapka takan ya da tişört-forma giyen veya ırkçı sözlerin yazdığı pankartları açan gençlerin sayısı hiç de az değil. Ülkemizde bir ilin taraftarlarının ötekini hor görmesine pek çok kez şahit oluyoruz. Avrupa’da ise daha ileri boyutlara vararak bir eğlence aracı olan spor, futbolcuları veya taraftarları dışlamaya kadar gidebiliyor. Başarılı bir yabancı futbolcunun herhangi bir Avrupa liginde önyargısız oynayabilmesi imkânsız hale gelmeye başlıyor. Bu durumu, farklılıkların kabullenilememesine bağlayan Prof. Dr. Tatlıdil, insanların birbirine benzeme ve benzetme çabasından ziyade farklılıkların olumlu yönde kullanması gerektiği kanısında. Tatlıdil, baskı kurmaya çalışanların yanı sıra buna maruz kalanların da kendi değerlerine sahip çıkması gerektiğine dikkat çekiyor: “Kültür, hayata anlam veren değerler sistemidir. Her kültürle ilişki içerisinde olabiliriz ama ne zaman ki yanlışını görmeme psikolojisine girersek sorunlar çıkmaya başlar.” Güçlü kültürler, güçlü kişilikler meydana getirir. Kendi hayat tarzını benimsetmek isteyenlerin kişiliklerini güçlü gördüğümüz kadar kendi kimliğimizi de güçlü görmemiz, burada geliştirebileceğimiz ilk savunma stratejisi. Tabii ki bilinçli olmamız ise algıda seçiciliği kolaylaştırır ve sinsi tuzaklara düşme ihtimalini zayıflatır. hasan.karali@zaman.com.tr