Öfke ve kin atmosferinden çıkış yolları

TUĞBA KAPLAN
Sayı: 188 | 12 Temmuz 2012

En küçük meselelerde bile öfke ve nefretimizi haykırdığımız ‘beddua’, Farsçada ‘kötü’ anlamına gelen bed ile Arapçada ‘isteme, dileme’ manasındaki dua kelimelerinden oluşuyor. İnsanlar sadece düşmanlarına beddua etmiyor üstelik. 

Annenin yaramazlık yapan çocuğuna, işçinin hakkını yediğini düşündüğü patronuna, öğretmenin baş edemediği öğrencisine gelişigüzel beddualar sıraladığını görmek mümkün. Bu sebeple olur olmaz sebeplerle insanların birbirine beddua etmesinin, İslâm ahlâkıyla ne kadar bağdaştığı ise merak konusu. Bu merakı giderme adına bütün namazlarımızda zammı sûre olarak okuduğumuz Tebbet Sûresi’nde zikredilen ‘beddua’nın anlamına ve neden ona Kur’an’da yer verildiğine göz atmaya ne dersiniz?

‘Helak olsun, kahrolsun, zarar görsün’ anlamına geliyor Tebbet. Bu İlahî Kelam’a Mesed ve Leheb Sûresi de deniliyor. Mekke’de indirilen sûre, beş ayetten oluşuyor. ‘Ateşlik’ manasına gelen Ebu Leheb, hak dine düşmanlık ettiği için, kin ve hasedinden yanıyor. Ebedî cehenneme girmeden, dünyada hem maddî hem de manevî ateşi tadıyor. Çocukları, bütün malı-mülkü heba olduğu için kıyametten önce cehennemi yaşıyor. Leheb ki, o dünyada eşi benzeri görülmemiş, son derece şiddetli bir alev ve iltihabı olan bir ateşi temsil ediyor. Tebbet Sûresi’nde onun sadece cisimleri yakan bir ateş değil, ruhları sarıp gönüllere nüfuz eden bir cehennem ateşine gireceği anlatılıyor. Bu yönüyle sûredeki ayetler, Ebu Leheb ve Ümmü Cemil’in şahsında tüm din düşmanlarının akîbetini anlatıyor. Ebû Leheb’in sonunu ve kâfir olarak öleceğini yıllar öncesinden haber veriyor. Tebbet Sûresi’nin nüzul sebebi Buharî ve Tirmizî gibi hadis kaynaklarında İbn Abbas’ın (ra) rivayetiyle aktarılıyor. İslâmiyet’i tebliğ ve davet görevinin dördüncü yılında olan Efendimiz’e (aleyhisselati vesselam) “En yakın akrabanı uyar. (Şuara, 26\214) ayeti nazil oluyor. Bunun üzerine Nebiler Serveri, Safa Tepesi’ne çıkıp “Ey insanlar sabah oldu uyanın.” diye nida ediyor. “Bu kim?” deyip, başına toplananlara Resûlullah, “Ne dersiniz, Ben size şu dağın arkasından bazı atlılar çıkacak diye haber versem beni tasdik eder misiniz?” diye soruyor. “Biz Senden şimdiye kadar doğrudan başka bir şey duymadık.” cevabı karşısında Allah Resûlü, “Öyle ise Ben size önünüzde bulunan bir azap ile uyarıyorum.” diyor. Ebu Leheb’in o sırada “Yuh olsun sana, bizi bunun için mi topladın?” deyip, iki eliyle yerden bir taş alıp Peygamberimiz’e atmak istemesi üzerine asıl kimin kahrolacağını gösteren ‘Tebbet Sûresi’ iniyor.

Cenâb-ı Hak sûrenin daha ilk ayetiyle “Kurusun Ebu Leheb’in elleri. Zaten kurudu!” diyerek Efendimiz’i üzenlere sesleniyor. Helak olsun, ziyana uğrasın anlamına gelen ‘tebbet’, Ebu Leheb’in hüsran ve helakı hak ettiğini ifade ediyor. Efendiler Efendisi’nin amcası olmak gibi yüksek bir nesep ve şerefe sahip olduğu halde iman etmeyip, aksine O’na (aleyhissalatu vesselam) düşmanlık ve küfürde ısrar eden Ebu Leheb ve ailesinin helakından ders almak gerekiyor. Ayrıca Tebbet’teki ayetler Efendimiz’e zulmedenin, O’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) dinini hakir görenin sadece Ebu Leheb olmadığını gösteriyor. Karısı Ümmü Cemil’in Ebu Leheb’in ateşini artırmak için odun hamalı olarak cehenneme gireceği, dünyada kocasının küfrü ve arzusuna hizmet ettiği için cehennemde de azabına iştirak ile hizmet edeceği anlatılıyor. İşte tam bu nokta bizleri düşünmeye sevk ediyor. Zira Muazzez Peygamber’in (aleyhissalatu vesselam) amcası olmak Ebu Leheb’i kurtaramıyorsa, Allah’ın Resûlü’ne buğzedip, tevbe etmeyen bugünün insanının halinin nice olacağını hiç düşünüyor muyuz? Zira muradına eremeyip, perişan olan Ebu Leheb’in, ‘adese’ denilen çiçek hastalığına benzer bir rahatsızlığa yakalanması onu amansız sona götürüyor. Kureyş’in Bedir’de yenildiği haberini alınca da savaştan yedi gün sonra ölüyor. Bu hadiseyle onun hepten mahvolup yok olup gittiği söylenebilir. Bir zamanlar Nebiler Serveri’ne taş atan Ebu Leheb, hastalığı yüzünden kimse yanına yaklaşmayınca evinde üç gün yatar. Kokuya dayanamayan ailesi ücret karşılığı birkaç Sudanlıya Leheb’in cesedini kaldırtır ve bir ağaç dibine üzeri örtülünceye kadar taşla kaplanarak gömülür.

Tebbet Sûresi ile sürekli beddua mı ediyoruz?

Sûrenin mana ve tefsirine bakınca, Allah’ın Resûlü’ne ve O’nun davetine mani olmaya çalışanların akıbetini görmek mümkün. Fakat zaman zaman insanın aklına “Neden namazımda Ebu Leheb’in yaptıklarını ve maruz kaldığı durumu tekrar ediyorum? Bir duadan ibaret olan namazda yoksa ben de beddua mı ediyorum?” soruları takılabilir. Bu soruyu yönelttiğimiz Prof. Dr. Davut Aydüz, öncelikle Kur’an’ın mesajlarının kıyamete kadar gelen bütün insanlar için olduğunun unutulmaması gerektiğini hatırlatıyor. Ona göre Kur’an bir dua kitabı olsa da, her ayeti dua olmadığı için Ezelî Kelam’ın her yerinde ille de dua aramak doğru değil. Kaldı ki, sûreyi sadece bir dua veya beddua olarak değerlendirmek hata. Nitekim Tebbet Sûresi’ni okurken Allah’a karşı gelenlerin onun gazabına uğradıklarını düşünüp, daha ciddi bir şekilde O’nun rahmet ve şefkatine yönelmemiz bekleniyor. Aslında günümüzde küfre giren insanlara şahit olduğumuzda Kur’an’da Ebu Leheb ve emsallerinden bahsedilmesinin de lüzumlu olduğunu daha iyi anlıyoruz. Bu durumun inanan insan için hayrı ise beddua ettiğinde ya da ona maruz kaldığında, Ebu Leheb örneğini hatırlayarak, içine girdiği öfke ve kin atmosferinden sıyrılması.

Her ne kadar Tebbet, Ebu Leheb’e bir beddua olarak indiyse de dinimizce beddua edilmemesi evla. Hele bir Müslüman’a beddua etmek, eğer zâlim değilse asla cevaz görülmüyor. Eğer zâlim ise de ancak zulmü kadar beddua câiz oluyor. Bedduanın zararını bilen Peygamberimiz, ömründe kendisine zulmeden kavimlere genel bir beddua etmiyor. Hatta O’ndan (sallallahu aleyhi ve sellem) birtakım kişiler aleyhine beddua etmesi istenince Efendimiz, “Ben lânet edici değil, rahmet peygamberi olarak gönderildim.” diyerek ümmetine yol gösteriyor.

Uzman psikolog Hüseyin Okur, bedduanın çoğunlukla kızgınlık, intikam ve çaresizlik anlarında ortaya çıktığını anlatıyor. Kişi ah ederek, geçici bir tatmine yöneliyor. Bir iletişim sorunu olan bu durum, konuşup sorunu çözmek yerine iletişimi kesen bir eylem aslında. Çünkü kötü dua beraberinde çıkmazı getiriyor. Okur’a göre kendisiyle barışık olamayan çevresiyle de barışık olamaz. Kendi hatalarını affedemeyen, karşısındakini de affedemez. Beddua aynı zamanda bir affedememe sorunu. Kolay olan ah etmek, affetmek en zor olanı. Öyleyse Asr-ı Saadet’ten günümüze kadar bir ateş topu gibi büyüyen bedduayı inananlar olarak hayatımızdan çıkarmakta fayda var. Çaresizlik anımızda ve insanlarla iletişimimizin koptuğu noktada muhatabımıza beddua etmek yerine, dua ile mukabelede bulunmamız en doğrusu. Zira dua ile cevap vermek, kini, gayzı ve öfkeyi ortadan kaldırdığı gibi ilişkilerimizi de düzeltebiliyor.

Yaptığımız her davranışın bumerang etkisi gösterebileceğini aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Tecrübeyle sabit, çoğu zaman kınadıklarımız bile başımıza geliyor. Kötü söz de gelip sahibini buluyor. Hadiste beddua edenin de söylediği sözden etkileneceği izah ediliyor: “Kişi bir şeye lânet etti mi, bu lânet semaya yükselir. Sema kapıları lânetin önüne kilitlenir. Sonra bu lânet yeryüzüne iner, orada da kapı önüne kapanır. Sonra bu lânet sözü sağa ve sola yönelir orada da geçit bulamayınca, lânet olunana döner. Şayet lânete hak kazanmışsa onda kalır. Fakat müstahak değilse bu söz söyleyene döner.” Bu sebeple insan birine karşı kötü söz söylemeden ya da ah etmeden önce “Söylediğim bu söz nereye gidiyor?” diye durup düşünmeli. Bizleri Yaradan’ın yasaklarına karşı duyarlı olmaya çağıran Tebbet Sûresi’ni dikkate almamız bu açıdan önemli. Onu her okuduğumuzda Ebu Leheb ve ailesinin helakını düşünerek, dua, istiğfar, tevhid, samimiyet ve ihlâsla O’nun rızasına bağlanmamız gerekiyor. t.kaplan@zaman.com.tr

Kaynaklar: Kısa sûrelerin Tefsiri, Prof. Dr. Davut Aydüz/Hak Dini Kur’an Dili Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Elmalılı Hamdi Yazır.