Kâr payı faiz mi?

CIHAN YENILMEZ
Sayı: 158 | 23 Şubat 2012

Katılım bankaları, son yıllarda finansal hayatımızda daha çok yer almaya başladı. Ancak hâlâ bu bankalarla ilgili pek çok soru işareti var kafamızda: “Bunları, diğer bankalardan ayıran özellikleri neler?, Neden hiç zarar etmiyorlar?, Vade farkı ile faizin farkı ne?...”

Rızkına faiz bulaştırmak istemeyenlerin finansal işlemleri için en çok başvurduğu kurumlardır katılım bankaları. Her para hareketinin mutlaka bir mal veya hizmete karşılık geldiği, gelirin ise kâr-zarar ortaklığı esasına göre bölüşüldüğü bir sisteme dayalı olan faizsiz bankacılık, son yıllarda ülkemizde ve dünyada hızla gelişiyor. 80’li yıllarda bu tip bankalarla tanışan Türkiye’de Bank Asya, Albaraka Türk, Türkiye Finans ve Kuveyt Türk olmak üzere dört firma bulunuyor. Bu bankaların toplam aktif büyüklüğü ise 53 milyar liraya ulaşmış durumda. Ancak yine de katılım bankalarının işlemleriyle alakalı birçok soru işareti bulunuyor akıllarda. Onları diğer bankalardan ayıran özellikler neler? Faiz ile kâr payı arasında nasıl bir fark var? Kâr-zarar ortaklığı dense de katılım bankaları neden hiç zarar etmiyor? Merak edilen bu soruları faiz ve katılım bankaları ile ilgili uzun yıllar çalışma yapan ve faizsiz bankacılığı üniversitede ders olarak okutan Fatih Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Özsoy’a sorduk:

Bankaların kredi vermesi ile katılım bankalarının mal satmasını birbirinden ayıran özellikler neler?

Bankaların topladıkları tasarrufların ekonomiye dönmeme ve daha yüksek faizli bono ve tahvillere gitme ihtimali olduğu gibi, banka kredilerinin de ekonomiye dönme ihtimali kesin değil. Yani banka kredileri üretim ekonomisinin değil, rant ekonomisinin sermayesi haline gelebilir. Katılım bankaları ise birebir mal ticareti yapmakla ekonomiye doğrudan ve kesin bir katkıda bulunmuş oluyor. Mesela banka kredileri spekülatif faaliyetlere konu olabilirken, katılım bankaları müşterisine ihtiyaç duyduğu ürünü satın alıyor. Böylece ekonomiye yeni bir katkı sağlanmış oluyor.

Katılım bankalarına borçlanmanın -ekonomik

risk anlamında- olumlu yanlarından bahseder misiniz?

Bankadan kredi çeken kişi, vade sonunda anapara ile birlikte faizi ödemek zorunda. Katılım bankalarında ise mal satın alan müşteri, vadesi geldikçe bir defada veya aylık taksitler halinde malın borcunu ödüyor. Bankaya kredi borcu bulunan şahıs, tahsil ettiği bu krediyi reel bir varlığa, mesela bir mala çevirmemiş, giriştiği işlerde başarılı olamamış veya krediyi çar-çur etmiş ise vadesi gelince kredinin karşılığı bulunmayacağı için çok güç durumlara düşebiliyor. Bu durumda iflas muhtemel hale geliyor. Katılım bankalarından mal satın alındığı ve bu malın bedeli kadar borçlanıldığı için ele nakit para geçmiyor. Bu da paranın çar-çur edilme ihtimalini ortadan kaldırıyor. Ödemede bir zorlukla karşılaşıldığı takdirde ise bu durum, hiçbir zaman kredi borcu derecesinde olmuyor.

Banka faizi ile katılım bankaları kârı arasında ne fark var?

Banka faizleri ile katılım bankalarının kârı arasında ekonomik ve dinî açıdan farklar bulunuyor. Faiz, ekonomik faaliyetlerden bağımsız, sözleşme esnasında sermaye sahibi adına tahakkuk ettirilen bir gelir. Krediyi kullanan kişi, bu kredi ile herhangi bir iş yapıp yapmamasına, iş yapmış olsa bile kazanç elde edip etmemesine veya kazancın azlığına ya da çokluğuna bakılmaksızın, her hâlükârda bu faizi ödeme mecburiyetinde. Kredi kullananın elinde olmayan sebeplerle yeterli kazanç elde edememesi veya zarar etmesi hallerinde bile faiz borcunu ödemek zorunda kalması, toplumda ferdî ve sosyal birçok rahatsızlıkların doğmasına sebep olabiliyor.

Faizini alan kişi, bu kazancın nereden geldiği konusunda hiçbir bilgiye sahip değilken, katılım bankalarının verdiği kârın, bu kurumun yapmış olduğu ticarî bir faaliyet sonucu elde edilen ve kesinleşmiş bir kazanç olduğunu biliyor. Zira katılım bankalarının ticarî bir işlem veya ortaklık olmaksızın kazanç elde etmesi, bağlı oldukları mevzuat açısından da mümkün değil.

Meseleye dinî açıdan bakmak gerekirse; herhangi bir banka halktan düşük faizle topladığı tasarrufları daha yüksek faizlerle kredi vermek suretiyle, her safhada dince yasaklanmış olan faizli bir işlem yapmış olur. Katılım bankaları ise halktan para toplarken belli bir kâr payını taahhüt etmez. Ancak o güne kadar verilmiş ve gazetelerde ilan edilmiş olan kâr oranları sadece belli bir fikir verebilir. Ayrıca katılım bankalarında belli bir kâr payını taahhüt etmek bir yana, müşterinin anaparasına bile garanti verilmez. Bu şekilde halktan toplanan paralar, katılım bankaları tarafından ticarî faaliyetlerde kullanılır. Faaliyetlerden elde edilen kârın yüzde 20’si kuruma ayrılırken, kalan yüzde 80’i ise ilgili vade grubunda parası bulunan fon sahiplerine paylaştırılır.

Banka faizleri ile katılım bankaları kârlarının birbirine yakın seviyelerde gerçekleşmesinin sebebi nedir?

Bunun temel sebebi, katılım bankalarının asıl fonksiyonları olan ortaklık ilişkilerine girmeyip, mal alım-satımı yapmaları. Fon kullandırdığı müşterileriyle ortaklık ilişkilerine giremeyen bu kurumlar, zorunlu olarak kısa vadeli işlemleri tercih etmek durumunda. Kısa vadeli işlem olarak kullanılabilecek tek yol, katılım bankaları dilinde ‘üretim desteği sağlama’, İslâm hukukunda da ‘murâbaha’ veya ‘bey’-i müeccel’ (vadeli satış) denilen mal alıp-satma yoluna gitmek. Bu işlemlerin yapıldığı mal piyasasında fiyatlar aşağı-yukarı birbirine yakın. Piyasa fiyatlarının üzerine çıkmaksa mümkün değil. Örneklendirilecek olursa: Fabrikası için ihtiyaç duyduğu bir makineyi temin etmek isteyen bir müteşebbisin önünde iki alternatif var: Ya bankadan kredi alarak, bu kredi ile makineyi temin edecek ya da katılım bankaları vasıtasıyla bu makineyi satın alacak. Dinî hassasiyeti bir tarafa bırakırsak bile müteşebbisin tercihi mâliyeti düşük olandan yana olur. Bu durumda, bu makineyi peşin alıp müşterisine vadeli olarak satacak olan katılım bankalarının kâr oranını banka faizlerinin üzerine çıkarması mümkün değil. Aksi halde bu durum, müşteriyi kaybetme anlamına gelir. Bu şartlarda gerçekleşen bir alım-satım sonunda katılım bankalarının elde edeceği, dolayısıyla müşterilerine dağıtacağı kâr, ister istemez banka faiz oranlarıyla aynı seviyelerde gerçekleşir.

Katılım bankaları neden hiç zarar etmiyor?

Katılım bankalarının zarar etmemesinin en önemli sebebi, bu kurumların halk nezdinde sahip oldukları itibarı kaybetmemek için faaliyetlerinde azamî dikkat sarf etmeleri. Katılım bankalarında fon kullandırılacak projeler çok ciddi bir şekilde etüt edilerek risk ihtimalleri ortadan kaldırılmaya çalışılır. Buna rağmen bu kurumların da zarar ettikleri projeler bulunabilir. Fakat zarar eden projelerin yok denecek kadar az olması, olanların zararının ise diğer kârlı projeler tarafından kapatılması sebebiyle katılım bankaları şimdiye kadar kamuoyunun önüne zararla çıkmamıştır. Ancak katılım bankalarının bugüne kadar zarar etmemesi ‘kesinlikle zarar etmezler’ manasına da gelmez. Ekonomik faaliyetlerde söz konusu olan zarar ihtimali, onlar için de geçerli. Nitekim bünyesinde çok sayıda İslâm bankasını barındıran Dâr el-Mâl el-İslâmî adlı holding, 1983 ve 1984 yıllarında zarar etmiştir. Kuveyt Finans Kurumu da 1984’te kötü bir yıl geçirmiş; ne ortakları ne de fon sahipleri o yıl bu kurumdan gelir elde etmiştir.

Katılım bankalarının uyguladıkları vade farkı, faiz değil mi?

Belli bir fiyat üzerinde anlaşmak şartıyla vade farkı, faize girmiyor. Zira bedellerden birisi mal, diğeri para. Satıcının çeşitli vadelere karşı ileri sürdüğü farklı fiyatlardan herhangi birinin alıcı tarafından pazarlık anında, ‘şu vade-şu fiyat’ şeklinde kabul edilmesi ve satıcının da bunu aynı şekilde kabul edip anlaşmaları halinde, bu şekilde cereyan eden vadeli satış, câiz oluyor. İlk pazarlık esnasındaki malın fiyatının tespitinde piyasa şartlarının yanı sıra tarafların pazarlık gücü ve ödeme şartları tesirli olur. Bu şartların etkisi altında her iki tarafın teklif ettiği biri yüksek, diğeri düşük iki fiyat mala tekâbül eder.

Vade farkı sadece zamanın fonksiyonu değil, satıcının vadeli satışla karşılaştığı bazı mahrûmiyet, külfet ve rizikoların, yüksek konjonktür (ekonomik olayların gelecekteki gelişimiyle ilgili tahmin) zamanlarında da enflasyon ihtimalinin karşılığı oluyor. Vade farkının faize en çok benzetilen yönü, bu farkın vadeye paralel olarak artması. Ancak bu durumda da fıkhî ölçüler içerisinde vade farkına faiz hükmünü vermek mümkün değil. Çünkü vade uzadıkça satıcının karşılaştığı ve vade farkına tekâbül eden mahrumiyet, külfet ve diğer rizikolar da aynı nisbette artar. Bu durumda satıcının o malı hâlâ peşin fiyatına satmasını beklemek yerinde bir davranış olamaz. Peşin veya vadeli olsun, alış-verişlerde kesin fiyat, satıcı ile müşterinin îcâb ve kabûl ile üzerinde anlaştıkları rakam olup, şartlara göre değişen bu fiyatın yüksek veya düşük olması, karşılığında mal olduğu için, şer’an (fıkhen) onun faizle alâkasını keser. Böylece vadeli satış halinde satıcının aleyhine gelişecek durumlar sebebiyle ortaya çıkan fiyat farkı haklı görülür. c.yenilmez@zaman.com.tr