İş yerinde Psikolojik Baskı: Mobbing

TUĞBA MEZARARKALI
Sayı: 188 | 29 Mart 2012

Tehlikeli bir virüse benzeyen işyerindeki psikolojik baskı (mobbing), bir süre sonra kapanması zor yaralar açabiliyor. Zira mobbing uygulanan işyerlerinde sevgi ve saygı iklimi bozulduğu için çalışanlar arasında çatışma ve gruplaşma meydana geliyor.

Ayaklarım geri geri gidiyor, ofisten içeri adım atmak istemiyordum. Patronumun ‘Ayağını denk al!’ cümlesi zihnimin duvarlarına çarpıyor, her aklıma geldiğinde başım dönüyor gözlerim kararıyordu. Ne yapmıştım da böyle demişti bana, hiçbir kabahatim yoktu üstelik. İstifa etmek de çare değildi. Ödemem gereken faturalar, borçlar, taksitler... Üstelik bu şartlarda hemen iş bulmam da mümkün değil.” Bir dönem iş yerinde yaşadığı kâbus dolu günleri böyle anlatıyor Emine Sınar. Beklemediği bir anda aynı kurum içinde farklı birime tayini çıkar Emine’nin ve yaşadığı sıkıntılı günleri geride kalır. Ancak herkes onun kadar şanslı değil ne yazık ki.

İşyerinde şiddet, yıldırma, sindirme, psikolojik taciz, çalışmayı engelleme, ceza verme, soruşturma açma gibi farklı yöntemlerle yapılan psikolojik şiddet şeklinde nitelendirilen ‘mobbing’, dünyada olduğu kadar ülkemizde de artık çok yaygın. Atatürk Üniversitesi’nde 350 akademisyen arasında yapılan bir araştırma da bunu destekliyor. Araştırmanın sonuçlarına göre, çalışanların yüzde 82’si bir şekilde mobbinge maruz kalıyor. Özellikle hemşire ve öğretmenler psikolojik yıldırmaya daha fazla uğruyor. Mesela müdür, öğretmene ders vermiyor, en ufak şeyi bahane edip hakkında soruşturma açıyor ya da onu muhatap almayıp yalnızlaştırıyor. Elbette demokraside çareler tükenmez; kanıtlanması halinde mobbingi uygulayan kişilere ceza verilmesi de söz konusu. Ülkemizde son yıllarda mağdurların açmış olduğu dava sayısı bu sebeple bir hayli artmış durumda.

Psikolojik tacize maruz kalan kişi, güne stresli başlıyor, zaman geçtikçe işe gitmek dahi istemiyor. İşletme ve çalışma arkadaşlarına güvenmiyor hatta saygısı azalıyor. Bu da onun motivasyon, iş verimliliği, meslekî bütünlük, becerisi, çalışma şevki, yaşam kalitesi ve sosyal ilişkilerini olumsuz yönde etkiliyor. İşyerinde tacize uğrayan bu tip insanların psikolojisi de bozuluyor. Benlik ve güven duygusu zedelenip huzuru bozuluyor; hatta ağlama, uyku bozuklukları, bunalım, depresyon, yüksek tansiyon, panik atak, kalp krizine kadar varan sağlık sorunlarıyla da karşı karşıya kalabiliyor. Bu duruma katlanamayıp intihar edenler bile oluyor. Uzmanlara göre mobbing, aile yaşantısını da zedeliyor. Zira yaşanan travma, eşler arasında tartışma ve kavgalara zemin hazırlayabiliyor.

Kibar ve çalışkan kişiler hedef

İşyerindeki psikolojik baskıyı, bulaşıcı bir hastalığa benzetebiliriz. Çünkü bu konuda iyileştirici önlemler alınmadığı takdirde, kurumun diğer birimlerine sıçrayabiliyor. Öyle ki mobbing uygulanan işyerlerinde sevgi ve saygı iklimi bozulduğu için çalışanlar arasında çatışma ve gruplaşma meydana geliyor. İş arkadaşları ya da yöneticiler, hedef alınan kişiye karşı işten soğutma, performansını düşürme, istifa etmesini sağlamak için onu küçük düşürme, doğrudan ya da dolaylı olumsuz davranışlar sergileme gibi pöntemlere başvurabiliyor. Mobbing Derneği Danışma Kurulu Üyesi, Gazi Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nermin Gürhan, mobbingin bireyin huzurunu bozan, verimliliğini düşüren, sosyal dokuda onarılmaz yaralar açan ve her türlü manevî değeri yok eden bir durum olduğuna dikkat çekiyor. Nitekim kişilerde özgüven zedelenmeleri ile başlayan bu sürece müdahale edilmediği takdirde çeşitli rahatsızlıklar da oluşabiliyor.

Gürhan’a göre işyerindeki herhangi biri kurban seçilebileceği gibi bazıları da belirli özelliklerinden dolayı hedef tahtası oluyor. Mobbing uygulayanların hedefi çoğunlukla hoş-kibar, başarılı ve parlak çalışanlar oluyor. Çünkü bu insanların yıldırmalara direnç gösteremeyeceğine inanılıyor. Yapılan araştırmalar da gösteriyor ki, baskıya maruz 

kalanlar genelde zeki, dürüst, çalışkan ve duygusal zekâsı yüksek kişilerden oluşuyor. Baskı uygulayanlar, gözlerine kestirdikleri bireylere yavaş ve sinsice zarar veriyor. Genellikle karakteristik olarak; yaşamla ilgili yetenekleri zayıf, bireylerarası ilişkilerde rol yapan, iletişim kuramayan, samimi ve dürüst olmayan, yüksek benlik duygusu ve itibarını yükseltme ihtiyacı hisseden kişiler genellikle baskı uygulamaya meyyal oluyor. Bu insanlar kendi yetersizliklerini örtmek için işyerinde mobbinge sığınıyor. Zira sahip oldukları statü ve itibarlarına karşı hissettikleri endişe, korku ve çaresizlik, onları diğer bireyleri kötülemeye zorluyor.

Serap A. işyerinde psikolojik baskıya maruz kalanlardan. Yaşadığı baskı ve yıldırma politikası onu öyle yıpratmış ki çok sevdiği işinden istifa etmeyi bile düşünmüş. Gelin Serap’ın yaşadıklarına kulak verelim: “Müdürüm kadınların az çalıştığına ve hak etmediği halde para kazandığına inanıyordu. Fotokopi çektirmekten gelen postaları toplamaya, telefonlarına baktırmaktan başkalarının işlerini yaptırmaya kadar bir sürü işi sırtıma yüklüyordu. Aslında bunu yalnızca bana yapmadı, cinsiyetçi bir tutumu olduğunu tayinim oraya çıkmadan önce öğrenmiştim. Ancak bu kadarını beklemiyordum. İki lafından biri ‘Kadınlar bu işi yapamaz’ oluyordu. Baskıları, küçük düşürücü imalara varınca, dayanamayıp tayinimi istedim.”

‘Kurban mıyım, çalışan mı?’

Kendisini özel, üstün ve ayrıcalıklı gören kimse, başkalarının değer ve itibarını hiçe sayar. Çünkü makam ve mevki, bu tür kimselerin benliğini şişirip gururunu azdırır, kendisini yanılmaz ve yenilmez gösterir. Oysa kendi şeref, haysiyetimizi düşündüğümüz kadar başkalarının onurunu kırmamaya çalışmak insanî ilişkilerin olmazsa olmazıdır. Yani patron ya da amir konumuna gelen biri, konumundan ötürü altında bulunan çalışanlara dilediği muamelede bulunamaz. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Hayati Hökelekli, yöneticinin işyerinde çalışanlara aklına estiği gibi davranmasının ahlâkî bir sorun olduğuna işaret ediyor. Hökelekli’ye göre belli bir görev ve hizmeti yerine getiren kişinin, kendisine emanet edilen kimselerin sorumluluğunu taşıdığı için yazılı bazı kuralların dışında; şefkat, adalet, saygı, güven, sevgi gibi birtakım insanî değerleri de dikkate alması gerekiyor. Zira çalışanların birliği, huzuru ve üretkenliği bu değerlere tabi olmakla güçleniyor ya da zayıflıyor.

Maddî ilişkilerin, haz, güç ve menfaat anlayışının hâkim olduğu günümüz kültürel ortamında insanlar, kendi iş çıkarları ve hedefleri için başkalarının varlığını hiçe sayabiliyor. İşyerinde ahlâkî erozyonu önlemenin yolu ise aileden geçiyor. Bunun için aileden başlayarak okulda ve işyerinde ‘değer odaklı’ bir anlayışın hakim olması şart. t.mezararkali@zaman.com.tr