Azrail (as) canları nasıl alır?

HÜSEYIN GÜLTEKIN
Sayı: 156 | 23 Ağustos 2012

Çoğu insan Azrail’i (as) hep korkunç biri olarak tahayyül eder. Azrail’in dünyanın dört bir yanında aynı anda ölen insanların hepsine nasıl yetiştiği merak edilir. Azrail’le ilgili aklımıza takılanlara gelin birlikte cevap bulalım.

Hayatımızdaki en büyük gerçekliktir ölüm. Nedense hep de en olmadık vakitlerde bulur insanı. Yapılacak daha yığınla iş varken, gerçekleştirilmeyi bekleyen bir dolu plan, ajandamızda yer alırken ansızın geliverir. Bazen masa başında bazen bir randevuya yetişmeye çalışırken, bazen mutlu bir olaydan dönerken, bazen de seccade başında belirir. Velhasıl nerede ve ne zaman geleceğini bilemediğimiz ölüm hakikatini, ölüm meleğini karşımızda gördüğümüz an anlarız. O vakit, her şeyin sonunun geldiğini, bu dünyaya ait hayat çizgimizin bitip, farklı bir âlemde yaşamaya devam edeceğimizi hakka’l-yakin görürüz. Zira biri vefat ettiğinde “Allah rahmet etsin.” deyip de kendimize yakıştıramadığımız ölüm, Azrail’in (as) eliyle bize de gelmiştir artık.

Nedendir bilinmez ama çoğu insan, Azrail’i (as) hep korkunç bir varlık olarak tahayyül eder. Ölümle ilgili çizilen karikatür ve resimlerde o, elinde bir orakla resmedilir. Giydiği cübbesinin altında karanlık bir gölgedir sanki. Bazen insanların peşinden koşturulur, bazen ölmek istemeyenlerle güreş tutturulur. Oysa bu tür çizim ve tasvirler ne bizim geleneklerimizle ne de dinî anlayışımızla bağdaşıyor. Hatta daha ötesinde bu düşünceler eğer cahillikten kaynaklanmıyorsa insanı küfre kadar götürebiliyor. Zira Azrail meleği, Cenâb-ı Hakk’ın görevli bir kuludur. Her ne kadar ruhları kabzeden olarak o gözükse bile, hakikatte bütün canları alan, Yaradan’ın bizzat kendisidir. Melek aslında sadece bir vasıtadan ibarettir. Dolayısıyla eceli gelen bir insanın Azrail (as) ile boğuşması veya ondan kaçıp saklanması gibi bir şey asla söz konusu olamaz. Böyle bir düşünce –hâşâ- Rabb’imizin, her şeye yeten kudretinde bir eksiklik kabul etmek anlamına gelir ki bu, imanımızı derinden sarsacak bir tasavvurdur. Ecel geldiği zaman ne bir an önceye alınır ne bir an sonraya bırakılır. İnsan nerede ve ne halde olursa olsun, Yaratıcı’nın emriyle Azrail (as) o insanın karşısında hemen temessül eder ve ruhunu kabzeder.

Malumunuz herkes, uzun bir hastalık sonrası ecelini bekler bir haldeyken vefat etmez. Birçok insanın ölümü aniden gerçekleşir. Bir kazada, uykuda veya nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla ruhunu teslim edebilir kişi. Bu durumlarda da Azrail (as), o insanların canlarını almak için görev yapar. Kişi ansızın ölse bile, bu durum, hayatta olan bizlere sebepler sunar sadece. Zaman kavramının izafiliğini de düşündüğümüzde, Cenâb-ı Hak dilerse, ufacık bir zaman dilimini bile genişletebilir. Aniden öldüğünü gördüğümüz insan kim bilir neler hissetmiştir? Belki de saatlerce Azrail’in (as) gelip ruhunu kabzetmesini beklemiştir. Bugüne kadar vefat edip de geri gelen olmadığı için bizler hakiki manada ölenlerin halini, onların ölürken neler hissettiklerini bilemiyoruz. Anlatılan rüyalar, -adı üzerinde- rüyadan öteye geçemiyor.

Öte yandan bir kazada ölüp –daha doğrusu hayatî fonksiyonlarını kaybedip- geri gelenlerin anlattığı birtakım hadiseler var ki, bugüne kadar öğrendiğimiz dinî bilgilerle çelişiyor. Bu kişilerin anlattıkları genelde, bir ışık gördükleri, harika melodiler işittikleri ve kendilerini son derece huzurlu hissettikleri şeklinde. Ne Azrail’den (as) ne de ruhlarının bedenlerinden çekilip çıkarılmasından söz ediyorlar. Burada unutmamamız gereken nokta ise bu kişilerin aslında ölmedikleri gerçeği. Yani bu insanlar, bedensel olarak vefat etmiş görünseler bile hakikî manada ölümü yaşamıyorlar. Çünkü bizim bildiğimiz manada ölmüş olsalardı o zaman tekrar dünyaya dönme gibi bir ihtimalleri asla olmayacaktı. Zira Kur’an-ı Kerim’de açıkça, ölen bir insan için bir daha dünyaya dönüşün olamayacağı ifade ediliyor.

Azrail (as) tek başına mıdır?

Ölüm konusunda zihinlerimizi kurcalayan bir diğer husus, Azrail’in (as) dünyanın dört bir yanında aynı anda vefat eden insanların hepsinin canını kabzetmeye nasıl yetiştiği. Aslında bu soru, meseleye maddî dünyamızı esas alarak yaklaştığımız için ortaya çıkıyor. Onsekizbin âlemin olduğundan bahsediliyor ki bunlardan sadece bir tanesi bizim yaşadığımız madde âlemi. Diğer sayısız âlemin –günümüz bilim adamlarının tabiriyle sonsuz paralel evrenlerin- ne olduğu ve kurallarının neler olduğu hakkında bir bilgimiz yok. Yalnız bize bildirildiği kadarıyla melekler ve cinler âlemi hakkında sınırlı bilgiye sahibiz. Buna göre melekler çok hızlı hareket eden varlıklar. Maddî âlemimizde bile ışık gibi çok hızlı hareket eden (saniyede 300 bin km) varlıklar varken, nurdan yaratılmış varlıklar olan meleklerin hızı, aklımızın alamayacağı sınırlara ulaşabilir. Dolayısıyla Azrail (as) belki çok küçük bir zaman dilimi içerisinde eceli gelen bütün insanlara yetişebiliyor.

Ayrıca melekler âleminin bir özelliği de meleklerin aynı anda birden fazla yerde bulunabilmeleri. Bunu biz şu anki maddî dünyamızda asla idrak edemeyiz. Ancak şöyle bir örnek verebiliriz: İçi aynalarla dolu bir odaya giren insan, adeta o ortamda ne kadar ayna varsa hepsinden temessül eder ve sureten de olsa bir anda birden fazla yerde bulunabilir. Elini-kolunu oynattığı zaman bütün aynalara o hareketler yansır. İşte nur âlemi de böyle bir yapıya sahip. Dolayısıyla Azrail (as), sahip olduğu özellikler bakımından aynı anda eceli gelen bütün insanların başında bulunup onların ruhlarını kabzedebilir.

İslâm âlimlerinin bu konuda yaptığı bir diğer açıklamaya göre Azrail’in (as), meleklerden yardımcıları var. Kimi insanın ruhunu bizzat kendisi alırken, kiminin ruhunu ise yardımcıları kabzediyor. Tabii ki her şeyin en doğrusunu yalnız Allah bilir.  h.gultekin@zaman.com.tr