deLİLERİN BİR ÖZELLİĞİ DE GÜCÜ SİMGELEYEN KARTAL TÜYLERİNİ BEDENLERİYLE BÜTÜNLEŞTİRMEK. BUNUN İÇİN ÇAKILARIYLA ALINLARINI YARIP TÜYLERİ BURAYA YERLEŞTİRİYORLAR. BU TÜYLER ZAMANLA VÜCUTLARININ BİR PARÇASI HALİNE GELİYOR.

Osmanlı ordusunun önde giden atlıları:Deliler

SEVIM ŞENTÜRK
Sayı: 158 | 20 Eylül 2012

Osmanlı ordusu, devletin çöküşüne kadar hayranlıkla yâd edilen bir müessese olmuştur. Nevi şahsına münhasır bir keyfiyette ordunun önünde yer alan ‘Deliler’, en ilgi çeken birliktir. ‘Osmanlı tokadı’ kavramını hafızalara kazıyan bu cesur askerleri gelin birlikte tanıyalım. 

Lağımcılar, Humbaracı ocağı, Cebeciler, Sakalar, Solaklar, Garipler, Ulufeciler… Her biri, Osmanlı ordusunun isimleriyle dikkatleri üzerine çeken askerî birlikleri. Onların adlarını, muhtemelen pek çoğumuz Osmanlı ordusunun yapılanmasını bir sayfalık şema ile anlatan tarih dersi kitaplarından okuduk. İsimlerinin yanlarına iliştirilen bir cümlelik bilgilerin dışında da çok malumatımız olmadı haklarında. Oysa sadece adları ilginç geldiği için hatırımızda yer tutan bu birlikler, ayrı görevlerle yükümlü ve Osmanlı için ordu yapılanmasında bir cümleyle anlatılmayacak kadar öneme sahipler. Avrupalı seyyahların ve Osmanlı ordusuyla çarpışan askerlerin anlata anlata bitiremediği bu orduların başında ise giyim tarzları ve savaşlardaki görevleriyle ‘Deliler’ geliyor elbette.

Venedikli yazar Vecellio’nun, 1550 yılında çeşitli milletlerin kıyafetlerini incelediği çalışmasında; “… Öylesine cesur hareket ederlerdi ki, insanları gölgelerinin bile öldürücü olduğuna inandırmışlardı.” şeklinde bahsettiği ‘Deliler Ordusu’, kuşkusuz üç kıtaya hükmeden Osmanlı Devleti’nin önemli askerî birliklerindendi… Peki, ordu içindeki mahiyetleri ile kuruldukları günden bu yana ilgi odağı olmayı başaran, tarihteki ünlü seyyahların dikkatlerini çekip seyahatnamelerine konu olan bu ‘Deliler’ kimdi? Tarih sahnesinden çekildikten sonra bile maketlerinin yapılarak yaşatılmalarına sebep olan özellikleri neydi?  Sahiden deliler miydi?

Bugün çok insan nasıl, kale kuşatmalarında tünel kazarak sur duvarlarına ulaşmak ve alttan havaya uçurmak için görevli ‘Lağımcılar’ın ‘lağım temizleyicisi’ olduğunu zannediyorsa, Deliler Ordusu’nun da akıl hastalarından oluşturulduğunu düşünüyor. Hatta, bu kanıya varanlar sadece günümüzdekiler değil. Geçmişte de yabancı kaynaklarda, Deliler Ordusu’nun cünûnlardan (mecnun) oluştuğuna dair bilgiler geçiyor. Fakat,  tarihçilere göre böyle bir durum, askerî her hareketini özenle planlayan ve disiplin içinde savaşan Osmanlı’da kesinlikle görülmeyecek bir şey. Çünkü, birliğe bu adın verilmesinden kasıt başka. Sefere önde başlayıp düşman askerini korkuttukları için adları ‘deli’.

‘Deli’ kelimesi, mecazî olarak azgın, korkusuz, gözüpek, atılgan, ateşli manalarına geliyor. Ünlü tarihçi Yılmaz Öztuna da kelimenin Osmanlı Türkçesinde bulduğu yeri ‘akıl almayacak derecede cesur’ cümlesiyle ifade etmiş vakti zamanında. İşte 15. yüzyılda tarih sahnesine çıkan Deliler’in bu adla anılmasının mahiyeti, savaşlarda bu anlamla uyuşan performans göstermelerinden ileri geliyor. 17. yüzyılda yaşamış Fransız mühendis ve asker Alain Mnesson Malet’in, “Bunlar öyle cesurlardı ki bir tarafın hizmetine girdikten sonra, onları vazgeçirebilecek hiçbir ceza korkusu yoktur. Bu nedenlerden dolayı Türkler onlara ‘Deli’ adını vermişlerdir ve bu ad dillerinde gözü pek anlamlarına gelir.” şeklindeki izlenimleri de bu adla anılma sebeplerini anlatır nitelikte.

SAVAŞI ŞOVA DÖNÜŞTÜRÜYORLAR!

“Delileri cesur olmaya iten vazifeleri ne?” diye merak ederseniz, gelin onların tarih sahnesinde aldıkları rollere, haklarında araştırma yapan tarihçi Abdullah Turhal ile birlikte bakalım. Tarih sahnesine çıkışları 15. yüzyıla denk gelen Deliler, ilk başlarda sadece birer bölük birliği iken zamanla savaşların olmazsa olmazları haline geliyorlar. Görevleri, sefere ordunun önünden gitmek ve korkusuzca düşman saflarına hücum etmek... Öncü birlik olarak seferi başlatmalarının sebebi ise düşman ordusunu iri cüsseleri, giydikleri kıyafetler, insan boyunu aşan silahlarıyla dehşete düşürüp, korkmalarını sağlamak. Böylece, düşmanın azmini kırmış oluyor ve arkadan gelen ordu daha rahat savaşıyor. Bu özellikleriyle adeta savaşı şova dönüştüren Deliler’in bunun yanı sıra, hemen savaş başlar başlamaz düşman süvarilerini esir alıp orduları hakkında bilgi edinmek gibi bir yükümlülükleri de var.

Ne var ki, Deliler Ocağı’nı yabancı gezginlerin dillerinde efsaneleştiren ve Orta Avrupalı devletler tarafından taklit edilmesine yol açan dehşet verici görünüşe sahip olmaları öyle kolay olmuyor. Yani dünya savaş tarihinin en sıra dışı savaşçıları arasında görülen ‘Deli’ statüsünde bir asker olabilmek için çeşitli özelliklere sahip olmak gerekiyor. Tarihçi Turhal, bu özelliklerin cesaret ve gösterişli fizikî bir yapıya sahip olmak olduğunu belirtiyor. Mallet’in Deliler ordusundaki askerlerin fizikî özellikleri hakkında verdiği bilgiler de ocak için alınacak askerlerde dış görünüşün önemli olduğunu doğruluyor. Mallet’e göre Deliler; iri cüsseleri, kuvvetli fizikleri ve büyük bıyıklarıyla gururlu bir görünüşe sahipler. Turhal, araştırmaları doğrultusunda Deli olabilmek için gerekli özelliklere bir de savaş becerilerini ekliyor. Bu ocağa girmek isteyenlerin savaşlara katılması, orada silah kullanma atikliğini göstermesi ve en az 9-10 tane düşman süvarisini öldürmesi şart. Konuya dair bilgiler, Enderun’da eğitim görmüş İtalyan Luigi Bassano’nun kitabında da yer alıyor. Bassano, şartları yerine getiren erkeklerin, düzenlenen bir törenle yemin ettiğini ve deli başlığını giyerek ocağa resmen katıldığı bilgisini veriyor. Fakat, tüm Osmanlı birliklerinde olduğu gibi Deli Ocağı’nda da yeminini tutamayıp töreleri çiğneyenler, cezalandırılıyor ve başlıkla rı alınarak ocaktan atılıyorlar. Bu arada Deli Ocağı’na girebilmek için belli bir ırktan olmak gerekmiyor. Müslüman olmayı kabul eden Boşnak, Sırp ve Hırvatlar da birliğe kabul edilebiliyor. Ancak Turhal, delilerin büyük çoğunluğunu Türklerin oluşturduğunu kaydediyor.

Kıyafetleri vahşi hayvan postlarından

Abdullah Turhal’a göre Deliler, kıyafetleriyle de farklılık gösteriyor. Tarihçiler onların giydiği kıyafetleri 17. yüzyıl öncesi ve sonrası olmak üzere iki dönemde inceliyor. 17. yüzyıla kadar kıyafetleri tek tip değil; ama buna rağmen orduya bakıldığında kimin Deli Ocağı’na mensup olduğu anlaşılıyor. Çünkü; önden gidip, düşmana korku salmak için savaş alanlarında cenk eden Deliler, kendilerini dehşet verici bir görünüşe sokmak için kıyafetlerini yırtıcı, savaşçı hayvanların derilerinden tercih ediyor. Hatta, kuş cinsi hayvanların kanatları ve tüylerini kullanarak kendilerine olağanüstü güce sahip olduklarını hissettirecek bir hava vermeye çalışıyorlar. Mesela başlıklarını benekli sırtlan, samur, kaplan, leopar derisinden yapıp, üzerine kartal kanatları takıyorlar. Üzerlerine leopar, kaplan gibi hayvanların postlarını geçiriyorlar. Şalvarlarını ise ayı ve kurt postundan tercih ediyorlar. Bıyık bırakmak gibi zorunlulukları yok. Bu yüzden aralarında bıyıklı bıyıksız, sakallı sakalsız çok çeşitli tipler görmek mümkün. Bir tek Romen tarihçi Jorga’nın eserinde, Kanunî Sultan Süleyman devri Deliler’inin uzun saçlı oldukları anlatılıyor. Evliya Çelebi de meşhur Seyahatname’sinde, bu askerlere yabancı gezginler gibi yer veriyor. Çelebi, onların mehabetli (ulu) ve şeci (yiğit) askerler olduğunu ve koltuk altlarına karakuş kanatları bağladıklarını aktarıyor. Rivayetlere göre, meşhur Osmanlı tokadının kahramanı da bu askerler. İri cüsselerine elleriyle katkı sağlamak isteyen Deliler, düşmanı silahsızken de kolayca yere serebilmek için ellerini mermere vurarak büyütüyorlarmış. Zaten ‘Osmanlı tokadı’ mevzuu da Deliler’in savaşlarda düşmanı elleriyle yıktıkları için ortaya çıkıyor.

Zırh giymiyorlar!

Deliler, düşman karşısında korkunç oldukları kadar korkusuzlar da. Cesaretlerini savaşa önde giderek göstermiyorlar sadece. Onlar, gelen oklar ve ateşli silahlardan korunmak için diğer askerlerin giydiği zırhlardan giymiyorlar. Çünkü, ‘yazılan gelir başa’ inanışı var hepsinde. Pek çok tarihçiye göre, korkusuzca savaşmalarının sebebi de kadere olan bu teslimiyetleriyle alakalı. Bir anlamda Rıfai tarikatının etkilerinin görüldüğü Deliler Ocağı, Osmanlı’daki diğer birlikler gibi Hz. Ali’ye değil, cesareti ve savaşçılığını kendilerine benzettikleri Hz. Ömer’e bağlı. Bu sebeple “Kalpaklarımız Emirü’l-mü’minün Hz. Ömer’in çizmesinin koncuğudur, ocağımız müşarünileyh efendimize mensuptur.” cümlesi, dillerine pelesenk olmuş bir dua gibi adeta.

Savaşlara efsane hücumları, kıyafetleri ve korkunç görünüşleriyle adlarını yazdıran Deliler, 19. yüzyıldan itibaren tarih sahnesinden çekiliyor. Çünkü II. Mahmud’un askerî alanda yaptığı reformlar sonucu Deliler Ocağı da kaldırılıyor. Fakat tarihçi Neşrî’nin II. Kosova Savaşı’nda tasvir ettiği sahne, onların tarihin silinmeyen kahramanları olduklarını anlatmaya yetiyor: “Deri takkeli Deliler’in atlarının boyunlarında öten ziller, dürtüştükleri kafirlerin iniltileri ve figanları idi. Bu garip tarz ve acayip tavırla kafirlere köpeksiz koyuna kurt girer gibi koyuldulardı… Dünya depreme tutuldu, Kaf Dağı yerinden oynadı, gökler yer üstüne yığıldı sandılar, gaziler kafirleri öyle kırdılar ki…” s.senturk@zaman.com.tr